EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ALLAH'A MAHSUSTUR  

Menü
Site Haritası

Kişiliğini Gör


Heveskar mı, talebkar mı, kanaatkarmısın? oku...

'Kanaatkârlık' elde olanla yetinmek, elde olana razı olmak, elde edilemeyecek olanın, elde edilse bile elde tutulamayacak olanın peşinden boş yere koşmamak demek. Bir yönüyle tamâ (tamah), hırs ve ihtirasın zıddı. Kanaatkâr olan kimse -tamahkâr, hâris veya muhterisin tam da aksine- nefsanî isteklerini gemlemekle kalmayıp kabiliyetleri haricinde olanı elde etmek amacıyla hayatını çekilmez hale getirmekten kaçınan kişidir.

Hırs ve ihtirasın eşanlamlısı gibi görünen sözcüklerden biri de azimet. Lâkin hırslı olmak başka, azimli olmak daha başka.

Acaba niçin?
Hırslı olan gibi, azimli olan da azmettiğinin peşine ölesiye düşen adam değil mi? Niçin biri olumsuz anlam taşırken, diğeri olumlu anlam taşıyor? Öyle ya, "Kişi ha haris olmuş, ha azimkâr, ne farkeder?" diye düşünebilirsiniz.

O halde bir düşünelim bakalım, ne farkeder?
Önce talibler ile azimet ehlini, sonra heveskârlar ile haris ve muhterisleri karşılaştıralım.

Ben şahsen 'talib' ile 'heveskâr' olan kimseleri birbirinden ayırmak için bir tek kıstasın olduğuna inanırım: gayret ve çaba. Bir kimsenin elde etmeyi istediği şeyi talebkâr olduğu için mi, heveskâr olduğu için mi istediğini anlayabilmek için öncelikle gayret ve çabasına bakmak gerekir. Çünkü kişinin isteği var ve fakat gayreti yoksa 'heveskâr', hem isteği, hem de isteğine muvazi bir gayreti varsa 'talebkâr'dır. İsteği olup gayreti olmayana harcanan emekler boşa gider; ancak istekle birlikte gayret de varsa geriye kalan bir tek nasibdir. Çünkü nasib olmaksızın istek ve gayret bir işe yaramaz. Tâlibin nasibinin olup olmadığını ise kimse bilemez. Bu nedenle maksuda ulaşılamasa bile harcanan emekler -gayret sahibi tâlibler açısından bakıldıkda- aslâ ama aslâ boşa gitmez; zira hakikat yolunun maksadı maksuda ulaşmaktan ziyade maksuda ulaşmaya çalışmaktır.

Maksuda ulaşmaya çalışmak tâlibin elinde, maksuda ulaşmak ise maksuda ulaştıracak olanın elindedir! Nitekim âlimlerimizin yazdıkları eserlerin mukaddimelerini "Gayret bizden, tevfik Allah'tan" diyerek bitirmelerinin bir hikmeti de budur. Hangi konuda olursa olsun geleneksel ilim tariflerimizin tamamının da o ilmin konusunu "bi-takat'il-beşeriyye" (beşerî güç ve çabaların elverdiği kadarıyla) bilmek şeklinde sınırlandırılması kezâ aynı hikmete mebnidir. Her ilim dalının, her bilgi konusunun bilinebilecek sınırları vardır; bu sınırlar sadece o bilgi dalının sınırları olmayıp bilmeye çalışan insanın sınırlarıdır da.

O halde insan haddini (sınırlarını) bilmelidir. Güç ve takatinin sınırları olduğunu değil sadece, mümkün olduğu kadarıyla bu sınırları da, bu sınırların nereye kadar olduğunu da bilmelidir.

Gayret ve azim sahibi olmak, insanoğlunun kendi sınırları içinde olanı elde etmeye çalışmasından ibarettir. Hırs ve ihtirasa gelince, bu, insanın haddini aşmaya çalışması, elde edemeyeceğini elde etmek istemesi, kendi sınırları içinde olanla yetinmemesi demektir. Bu nedenle gayret ve azimet sahibleri takdir görürken, aksine haris ve muhterislere acınır.
Kur'an'da hem "Allah insanı vüs'ati haricinde olanla mükellef kılmaz" buyurulur; hem de insana "Rabbimiz bize takatımız olmayanı yükleme" duası öğretilir. (Bakara: 286)

Vüs'at sözcüğü insanoğlunun sınırlarına işaret eder ve Allah kullarını temin etmiştir ki din insana bu sınırları aşan tekliflerde bulunmaz. Her ne ile mükellef ise insan, vüsati dahilinde olanla mükelleftir. Lâkin vüsat dahilinde olan her mükellefiyet kolay değildir, olmayabilir. Güç olması, zor olması aslâ vüs'at harici olması demek değildir. Takat yetirmesi, yetirebilmesi, insanın mümkün olabildiği kadarıyla gücünü kullanması demektir. İnsanın ferdleri dikkate alınarak söylenirse, biri için zor olan, diğeri için zor olmayabilir; dolayısıyla zorluk veya kolaylık meselesi bir bahs-i diğerdir.

Sözün özü, vüs'at dahilinde çaba sarfetmek gayret ve azimet, vüs'at haricine göz dikip sınırları aşmak ise hırs ve ihtiras terimleriyle ifade edilir. Ancak unutulmamalıdır ki bir şeyin insanın (insan nevinin) vüs'ati dahilinde olması demek, o şeyin her insanın (herbir insan tekinin) kabiliyeti dahilinde olması demek değildir. Nitekim her insanın ilimle meşgul olması gerekmediği gibi, her insanın her ilimle meşgul olması da gerekmez. Bazılarının bedenî kuvveleri, bazılarının ise zihnî kuvveleri güçlüdür. Bedenî kuvveleri güçlü olanların da her âzası güçlü demek değildir; tıpkı zihnî kuvveleri güçlü olanların da bu kuvvelerinin her konuda güçlü olmadığı gibi.

Burada "kifayetsiz muhteris" tabirini hatırlamalı. Bu tabir, kendisini yetenek ve kabiliyeti haricinde hırsa kaptırmış olan kimse için söylenir; yani kişi kabiliyeti olmadığı bir şeyi istemekte ısrar ederse, gayret, azim ve karar sahibi olarak görülmez; bilakis "kifayetsiz muhteris" olarak adlandırılır. Mesele artık vüs'at meselesi değildir, takat meselesi hiç değildir. Mesele artık kabiliyet meselesidir. Kişinin şahsen kabiliyeti olmadığı meselelerde hırs göstermesi, elde edemeyeceğini sadece çabalamakla elde edebileceğini sanmasındandır. Oysa bazen tek başına çaba yetmez, kabiliyet de ister.

Burada ilim ve irfan geleneğimizin ustalarınca öğütlenen ise şudur: Kanaatkâr sahibi olmak; yani eldekiyle yetinmek. Alıntıdır.

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam31
Toplam Ziyaret330101
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.67455.6973
Euro6.27036.2955
Saat